fikriyet
  Anasayfa | Resimler | Videolar | Yazar Ol | Yazar Girişi | Gönder | Facebook'ta Paylaş | adresi kaydet  Adresi Kaydet | Arama | RSS RSS

KATEGORİLER

  | kapat

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HABER ARA


Gelişmiş Arama

Ruhat Mengi'nin İlker Başbuğ ile röportajı

Kategori  Kategori: Güncel Yorumlar  Yorum Sayısı : 0 Tarih  Tarih : 22-Mart-2010, 18:34   : 3068
Fazıl Kara
Yazar: Fazıl Kara
Ruhat Mengi'nin İlker Başbuğ ile röportajı

Ruhat Mengi Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ile bir röportaj yaptı ve gündemdeki konulara ilişkin yaptığı açıklamaları Vatan Gazetesi'nde yayınladı.

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ruhat Mengi Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ile bir röportaj yaptı ve gündemdeki konulara ilişkin yaptığı açıklamaları Vatan Gazetesi’nde yayınladı.

 

Sayın Başbuğ, Başbakan İngiltere’ye gitmeden önce “kurumlar arası çatışma asla söz konusu değil” dedi. Siz de aynı fikirde misiniz? Çünkü bazen “Aramızda hiçbir sorun yok” diyor, bazen “Paslaşıyoruz” diyor. Acaba siz de kurumlar arasında hiçbir sorun olmadığı görüşünde misiniz?

 

Sayın Mengi, ilk önce teşekkür ederim, bu fırsatı verdiğiniz, Genelkurmay Karargâhı’na geldiğiniz için. Olaylara bakış açım şöyle, gerçekten Sayın Başbakan olsun, diğer bazı siyasetçilerimiz olsun, çeşitli konuşmalar oluyor ama ben özellikle siyasilerimizin konuşmalarına medya üzerinden yorum yapmanın pek uygun olmadığını düşünüyorum. Tabii ki bu konulara ilişkin bazı sorunlarımız, problemlerimiz olduğu zaman bunların karşılıklı olarak konuşulmasının daha yararlı olduğunu düşünüyorum.

 

Çünkü eğer çatışma söz konusu değilse Başbakan’ın dediği gibi, biz o zaman şöyle düşünüyoruz, bugüne kadar gördüklerimiz ne anlama geliyor? Yani bir gerginlik yaşandı, hatta aylar süren bir gerginlik, kurumlar arası çatışmadan söz edildi ve sizin açıklamalarınız var... Trabzon’da yaptığınız açıklamalar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asimetrik psikolojik bir saldırı altında olduğu şeklinde. Tüm bunlar TSK’nın kurum olarak da rahatsız olduğunu gösterdi bize. Şimdi kurumlar arası hiçbir çatışma, problem söz konusu değil dendiğinde o zaman Türkiye bu sorunları neden yaşadı?

 

Belki bazıları, kurumlar arası çatışmanın olmasını arzu ediyor, isteyebiliyor. Olaya biraz da o açıdan bakmak lâzım. Tabii ki kurumlar arasında bazı problemler olabilir, farklı düşünceler olabilir, bunu da kabul ediyorum. Ben özellikle Trabzon’da, yanılmıyorsam 17 Aralık’ta yaptığım konuşmada bu konunun altını çizmeye çalıştım. Özellikle yargı bağlamında, emniyetimizde ve TSK’yla ilgili konularda bilgi teatisinde bulunmanın yararlı olacağını ifade etmiştim. Nitekim geçtiğimiz perşembe, Ankara’da mühimmat olayıyla yaşadığımız olay da aslında benim Trabzon’da söylediğimin biraz doğru olduğunu kamuoyuna gösterdi. Bazı konularda elbette diyalogun açık olmasını, bazen kurumları karşılıklı ilgilendiren konular olduğu takdirde de burada bilgi teatisinde bulunulmasını hatta bazı konularda belki işbirliği yapılır ise daha olumlu sonuçlara gidileceğini düşünüyorum. Kurumlar arası çatışma iyi bir şey değil, tabii ki Türkiye’de bunu kimsenin arzu edeceğini de düşünmüyorum. Ama dediğim gibi bir noktada, elbette yasalar ve yetkiler çerçevesinde daha sıkı bilgi teatisi, işbirliği ve diyaloga da ihtiyaç olduğunu ifade edebilirim.

 

Evet, özellikle Tokat saldırısı sonrasında sanki TSK kendi askerine suikast düzenlemiş gibi bazı açıklamalar oldu hükümet kanadından ve bugüne kadar da onun yankıları sürüyor, hala köşelerde yer alıyor, konuşmalarda o noktaya değiniliyor. Bizzat Başbakan ve Başbakan Yardımcısı tarafından yapıldı. Bülent Arınç’a suikast iddiasında da aynı şekilde TSK sanki kurum olarak bir darbe faaliyeti içindeymiş gibi yansıtıldı. Kozmik odaların aranması ve kamyon olayında da yine hatta sorulmamasından, bu konuda TSK’dan bilgi alınmamasından da şikâyet ettiniz. Peki, nasıl oluyor da bu kadar güvensiz bir ortamın olduğu gözle görülürken, kurumlar arası bir çatışma, bir sıkıntı olmadığından söz edilebiliyor? Tüm bunları nasıl değerlendirmeliyiz toplum olarak?

 

Sorduğunuz soruda birden fazla olay var. Tokat olayından sonra meydana gelen gelişmelere bakarsak belki başlangıçta bazı yanlış bilgilendirmeler yapılmış olabiliyor. Ancak sonradan doğrusu ortaya çıktı. Zaten hatırlayacaksınız o konuyla ilgili olarak sonradan biz de Genelkurmay Başkanlığı olarak bir açıklama yaptık. Belki burada sıkıntımız şu, olay olduktan sonra hemen kamuoyu bizden hızlı bir açıklama bekliyor ama o her zaman mümkün değil. Örneğin, Tokat olayında inanın çok ince noktalarda çalışma ihtiyacını duyduk. Olaydan sonra teröristlerin dinlemeleri üzerinde çalıştık. Hatta dinlemelerin ses bantları üzerinden acaba doğru mudur diye kontrol ettik ve sonra da olayın arkasında kimin olduğunu, daha açık ifadeyle PKK’nın olduğunu, resmen açıkladık. Bazen bunlar zaman alıyor. Belki o süreçte bazı yanlış bilgilendirmeler yapılabiliyor. Yine aynı noktaya dönüyorum, belki kendi aramızda da bilgilendirmede daha hızlı olmamız lazım. Bu olayla ilgili yine yanılmıyorsam Trabzon’daki konuşmamda da buna değindim, özellikle medyanın belki bu konuda farklı yorumlar yapabileceğini ama yetkili ve sorumluların daha dikkatli, daha itinalı olması gerektiğinin altını çizmiştim.

 

Medya artık daha duyarlı

 

Sizin o sözlerinizden sonra bir fark gözlediniz mi?

 

Olduğuna inanıyorum...

 

O zaman daha açık sorayım efendim, yani kurum olarak suçlamalarda veya henüz iddia halindeki birtakım suçlamaların gerçek kabul edilmesinde, bunun siyasetçiler tarafından, medya tarafından dile getirilmesinde bir değişiklik gözlediniz mi, daha duyarlı davranıldı mı?

 

Gün geçtikçe daha duyarlı bir noktaya gidildiğini düşünüyorum. Evet, samimi olarak söylüyorum. Olaylardan ben herkesin gerekli dersi çıkardığını da, aldığını da düşünüyorum ve geçmiş olaylara, ilk günkü durumlara bakarsak bugün daha iyi noktada olduğumuzu düşünüyorum...

 

3’üncü Ordu Komutanı Saldıray Berk’le ilgili olayda ona kefil olur şekilde açıklamalar oldu Genelkurmay’dan. Sizin de ‘Biz çok iyi biliriz, tanırız, eminiz burada bir yanlışlık olduğuna’ gibi açıklamalarınız oldu ama her zaman bu kadar kefil olduğunuzu da görmedik. Neden Berk’te bu şekilde bir açıklama yaptınız?

 

Birincisi, olayların hukuki boyutu ve nerede olduğunuz çok önemli. Bakın, şimdi 3’üncü Ordu Komutanı’yla ilgili bir iddia var ki fevkalade vahim. Görevde olan bir ordu komutanı, terör örgütüne üye olmakla suçlanıyor. Şimdi bu olayda hukuki açıdan neredeyiz bu önemli. Birincisi, bu olayla ilgili soruşturma safhası bitti. Artık kovuşturma safhasına dönüşen bir olay. İkincisi, biz bir konu üzerinde fikir veya görüş ifade ettiğimiz zaman yüzde 100 her şeyi incelemiş olmamız lazım. Bu olayda elimizde iddianame var 61 sayfa, artı bu konuyla ilgili olarak elimize ek dosyalar da geldi. Bu ek dosyaları da ilgili arkadaşlarımız inceledi. Şimdi 3’üncü Ordu Komutanı’yla ilgili iddialar bu 61 sayfalık iddianamenin kaç sayfasını teşkil ediyor biliyor musunuz? 61 sayfa içinde tabii çeşitli yerlerde geçiyor ama esas Ordu Komutanı’yla ilgili iddialara baktığımız zaman bir sayfa. Şimdi lütfen bu konuda yorum ve değerlendirme yapanlar bu bir sayfayı bir kere okusunlar. Nedir bu olay bir baksınlar. Ordu Komutanı’na yönelik suçlamada üç husus var. Birincisi bir plan semineri yine orada da söz konusu ve bu plan seminerinin oynandığı ve seminerin yine konuların dışına çıktığı... Bu kesinlikle doğru değil. Niye, Kara Kuvvetlerimiz bunu inceledi, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın elinde plan semineriyle ilgili tüm raporlar var, bu plan seminerine katılan herkesin görüşleri, bilgileri var. Dolayısıyla Kara Kuvvetleri Komutanlığımız bu plan semineriyle ilgili detaylara hâkim ve bu araştırma sonucunda gözüken nokta şudur ki, bu plan seminerinde iddia edilen şeylerin hiç biri gerçekleşmemiştir. Birinci tespitimiz bu. İkinci tespitimiz, yine Ordu Komutanı’nın efendim Alevi köylerine ziyareti bir suçlama olarak ifade ediliyor. Bu aslında çok çirkin, yani nereye koyacağız bunu ayrı bir olay...

 

Yani diyorsunuz ki kefil olmamız için yeteri kadar...

 

Bakın somut şeylerden örnek veriyorum. Üçüncü nokta ise, yine iddianamede 28 Ocak günü Ordu Komutanı’nın emriyle efendim Erzincan-Üzümlü arasında bir gösteri yürüyüşü yapıldığı iddia ediliyor. Neden? Yanılmıyorsam aynı tarih, tamamen tesadüf, Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı’nın bu kapsamda tutuklandığı gün. Bakın, 28 Ocak günü yapılan bu yürüyüşün emrini Ordu Komutanı 15 Ocak’ta vermiş! Herhalde Ordu Komutanı müneccim değildi; yani bu kadar olmaz. 28 Ocak’ta bu intikal yapılmış ama belgelere baktığımız zaman Ordu Komutanı’nın bu konuyla ilgili emri 15 Ocak’ta verdiği de elimizde somut olarak var. İşin tabii diğer bir ilginç yönü de 3’üncü Ordu Komutanı ile ilgili suçlamaların da maalesef gizli tanık ifadesine dayanması. Dolayısıyla iddianameleri biliyoruz, ek dosyalarını biliyoruz, suçlamalar burada gerçekten bir olaya hukuki gözle bakılırsa... Artık davayla ilgili fazla bir şey söylemek istemiyorum. Dolayısıyla bu tip olaylarda, bu tip durum almamızı bazılarının doğal karşılaması gerekir.

 

’TSK’ya karşı asimetrik bir psikolojik harekât var’ benzeri açıklamalar yapılırken ve TSK rahatsızlığını bildirirken karşı taraftan, mesela Sayın Başbakan’dan “Paslaşıyoruz” gibi açıklamalar geldi ve hakikaten de bir dönem Silahlı Kuvvetler’le Hükümet daha bir anlaşma içindeymiş gibi bir hava yansıtıldı. Acaba Tokat saldırısından sonra Trabzon’dan yaptığınız o açıklamada daha mı fazla hissediyordunuz olayları ve sonra daha yoluna girdiğini düşündünüz? Çünkü Kozmik odalar aranırken de “Her şey yasal olarak gelişiyor” şeklinde gayet sakin bir açıklamanız olmuştu...

 

Esasında ’kozmik’ kelimesini biz kullanmıyoruz, yani ‘kozmik’ İngilizce biliyorsunuz...

 

Siz ne kullanıyorsunuz?

 

Kozmiğin karşılığı bizde bir noktada ‘çok gizli’dir. Yani çok gizli konular... Her neyse, basına ‘kozmik oda’ olarak yansıdı. O da tabii kamuoyunu ciddi şekilde meşgul eden olaylardan birioldu. Konuyla ilgili soruşturma safhası tamamlanmadı. Soruşturmanın gizliliğine dikkat etmeliyiz. Burada belki yeri gelmişken şunu ifade edebilirim, Usul Kanunu’na göre tartışılan hukuki bir konu var, özellikle çok gizli dokümanların acaba soruşturma safhasında, savcılar giremiyor biliyorsunuz, hâkimler ona da yetkili, soruşturma safhasında hâkimler incelemeli mi, incelememeli mi yoksa sadece kovuşturma safhasında mı? Bugün bu konuyu hukukçulara sorsanız, belki büyük bir kısmı hala diyecek ki size, evet soruşturma safhasında olmaz, kovuşturma safhasında olur. Biz burada, bu olayla karşılaştığımız zaman farklı yorumlar olmasına rağmen yine de çok gizli bilgilerin bulunduğu odanın hâkim tarafından aranmasının, incelenmesinin yararlı olduğunu düşündük.

 

Evet, öyle davrandınız zaten.

 

Sanki ortada ciddi bir olay var ve TSK bu olayın açığa çıkarılmasına set çekiyor gibi bir görüntü vermek istemedik. Tabii hâkim geldiği zaman, bizim ona da itiraz yetkimiz var, o ilgili mahkeme Usul Kanunu’na bağlı olarak, ben o zaman şöyle bir şeyde bulundum. Kendi aramızda tartıştık daha doğrusu. Dedim ki, buna hemen itiraz etmeyelim. Bizim çekineceğimiz bir şey var mı, yok. Gelsin o zaman hâkim arasın. Bir müddet girsin, arasın ama itirazımızın da 7 gün içinde yapılması lazım. Çünkü hukuku da işletmeli. Esasında biz orada yasalar içinde kaldık. Kovuşturma safhasında hâkimler tarafından aranması gereken bir olaydı yani; mahkeme başka şekilde değerlendirdi. Tabii mahkeme kararına da saygılıyız. Biz baştan itirazımızı yapmadık, çok gizli evrakın bulunduğu odayı açtık, sonradan yasal hakkımızı kullandık ama onu da mahkeme reddetti.

 

Devam ediyor diyorsunuz ama kozmik odalarda ne buldular o belli değil mi efendim? Ne çıktı yani oradan, istediklerini buldular mı?

 

Şimdi, tabii istediklerini bulma lafına pek katılmıyorum yani.

 

Ne bulunduğu anlaşıldı mı sonra?

 

Bakın, şimdi Sayın Mengi, soruşturma safhasında olan bir konuyu konuşuyoruz. Soruşturmanın gizliliğine riayet etmemiz doğal ki bunun üzerinde de en çok biz duruyoruz. Yanılmıyorsam bu konuyla ilgili olarak, bu hâkim tarafından o çok gizli belgelerin bulunduğu odada araştırma faaliyeti bittikten sonra, bizim haftalık basın toplantılarından birinde soruldu. Adli müşavir cevap verdi. O bir cümleydi ama önemli bir cümleydi. Biz tabii ki yargıya, soruşturmanın gizliliğine saygı duymakla beraber şunu da paylaştık o zaman. Dedik ki, “Biz burada bulunan evraklarda herhangi bir suç unsurunun olduğu kanaatinde değiliz.”

 

O odalarda yapılan aramalarda suç unsuru oluşturacak bir belgeye rastlanmadığına inanıyorsa Genelkurmay, o zaman suikast iddiasının da arkasından ciddi bir şey çıkmayacak inancında olmalı herhalde, ikisi birbirine bağlantılı çünkü değil mi?

 

Biraz evvel söylediğim gibi çok gizli bilgilerin bulunduğu bölümde bizim değerlendirmemize göre suç unsuru oluşturan bir şey yok. Zaten bundan önceki safhalarda da ifadeler var, ilgili personelin diğer bölümlerde yapılan aramalar var. Burada bir suç unsuru oluşturacak bir şey olmadığını değerlendiriyoruz, bizim değerlendirmemiz bu ama biraz sabırlı olmamız lazım.

 

Evet ama tesadüf de hakikaten rahatsız edici dışardan bakıldığında, tesadüfen o sokakta olması askerlerin.

 

Bu konuyla ilgili çok açıklama yaptık. Bence olayla ilgili bilgilerimizi kamuoyuyla da epey de paylaştığımızı sanıyorum ama biraz sabredelim.

 

Tam o dönemde polisin özellikle savcıyla, aramayı yapan hâkimle gelmesi çok eleştirildi. Polis orduya karşı kullanılıyor gibi... Çok sayıda polis gelmişti çünkü. Sizin de böyle bir düşünce geçti mi aklınızdan yani niye bu kadar çok polis geldi diye?

 

Ben olaya şöyle bakıyorum, kurumlarımızın hepsi önemli. TSK elbette Türkiye’nin en önemli kurumlarından birisi olduğu gibi, polis de bizim polisimiz. Tabii ki bazen kurumların içinde hatalar yapanlar çıkabilir. Buradan hareket ederek kurumun bir kere tümünü suçlamak bence pek doğru değil. Bu özellikle Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı’yla ilgili olay, bir cuma akşamıydı. Seferberlik Bölge Başkanlığı’na ilk savcı, polislerle geldi. Polislerle gelmesi doğal yani çok da yadırganacak bir şey olduğunu zannetmiyorum. Çok sayıda mıydı, fazla ilgilenmedim.

 

40 civarındaydı.

 

Bilmiyorum inanın ilgilenmedim. Savcı kendisi gerekli aramayı yaptıktan sonra tabii o çok gizli bölümle ilgili aramada savcılar biliyorsunuz, yetkili değil. Ancak mahkeme kararıyla hâkimlerin araması söz konusu, ondan sonra hâkim gece yarısı falan geldi yanılmıyorsam, 24.00-01.00 civarında ve o çok gizli bölümdeki aramada cumartesi günü öğleden sonra başladı.

 

Kaç gün devam etti, iki hafta...

 

Epey devam etti.

 

Kamyondaki bombalar olayında Sayın Başbuğ, siz “Bu ihbara inanılması ürkütücüdür” dediniz ama o kadar çok sayıda üst düzey TSK mensubunun tutuklandığı haftanın arkasından mesela ya da kozmik odalar, Tokat saldırısı, suikast iddiasında böyle bir ifade kullanmamıştınız. Acaba diğer olaylar ürkütücü değil miydi size göre?

 

Bu güzel bir sual. Bu mühimmat olayıyla ilgili olarak; bir e-mail var. Birisi tarafından gönderilen bir ihbar mektubu ama e-mail şeklinde gönderiliyor. Şimdi bu e-mail aslında bir sayfadan kısa bir ihbar mektubu. Benim ürkütücü bulduğum nokta mektubun içeriği. Bakın, mektupta bu olayın Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı tarafından veya en azından Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı’ndan kişiler tarafından planlandığı, yapıldığı iddiası var. Bu bir kere TSK direkt muhatap oluyor. İkincisi, el bombaları ve silahlar olduğu ifadesi ki, hiç gerçekle ilgili değil. Ürkütücü olan nokta, el bombalarının nerede kullanılacağı ki bunların efendim üzerindeki numaraların silindiği vesaire de ifade ediliyor. Bunların neredeyse bu Nevruz olaylarında hatta Muş filan diye de isim geçiyor bazı bölgelerde kullanılacağı ifade ediliyor.

 

İma mı ediliyor?

 

Hayır, ifade ediliyor, açık yani o bir sayfalık e-mail yanımda da var aslında. Şimdi burada tabii ürkütücü olan şu, Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı, başkanlık olarak ve en azından oradaki kişiler muhatap. İkincisi, böyle bir mühimmat getiriliyor, bunlar sonra bir yerde elden geçtikten sonra nerede kullanılacak, toplumsal olaylarda, hatta Nevruz filan kapsamında; bu ürkütücü değil mi? Bu bence aslında bugüne kadar karşılaştığımız senaryolar açısından çok vahim bir senaryo.

 

Çok vahimleri var yine cami bombalama, kendi uçağını vurma.

 

Senaryo olarak alırsanız buna benzer bir de cami bombalama olayı var. Çünkü olayların kendisi değil, burada bir senaryo bazından değerlendirme yapıyoruz. Gerçekten böyle iddiaların doğru olabileceğinin düşünülebilinmesini ben ürkütücü buluyorum. Şimdi buna benzer diğer bir senaryo veya doküman açısından baktığımız zaman bir de 1’inci Ordu Plan Semineri kapsamında camilerin bombalanması, kendi uçağımızın düşürülmesi vardı ki ona da gereken cevabı verdim. Bunlar bırakın TSK’nın kendi personelini, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının herhangi birinin bile düşünemeyeceğine inandığım, tahayyüllerin dışında kelimelerle ifade edilemeyecek şeyler. Nasıl söyleyeyim, akıl dışı bir olay.

 

Çetin Doğan cami bombalama, kendi uçağını düşürme gibi düşüncelerin Amerika’da daha önce olan bir seminerden alındığı gibi bir açıklama yapmıştı, benim programımda yaptığını hatırlıyorum. Yani bir başka yerden esinlenerek bu suçlamanın oraya konduğunu, o senaryonun konduğunu söylemişti...

 

Vallaha onu ben bilmiyorum. Yalnız şunu bir vesileyle bir yerde açıklamıştım. Ben TSK’dan çıkacak kişilerin cami bombalayacak kadar alçaldığını kesinlikle ne kabul edebilirim, ne düşünebilirim. Yine TSK’dan kişilerin, kurumun kendi uçağını düşürecek düşüncelerin içine girmesini kabul etmem söz konusu olamaz. Ve bunu gerçekten haince, bölücü açıklamalar olarak görüyorum. Tehlikeli görüyorum.

 

ilker başbuğ ruhat mengi röportaj
 

Şimdi bilirkişi raporuna geliyoruz...

 

Oraya geliyoruz evet...

 

Bilirkişi heyeti olarak yansıdı gazetelere. Rapor, “Eğer elimizdeki bu belgeler gerçekse bu seminer planının dışına çıkılmış olabilir, yetkiler aşılmış olabilir, bu bir darbe planıdır” diyordu. Askeri Savcılığın bilirkişi heyeti olarak okuduk gazetelerde. Bu ne demek ve aynı anda Jandarma Kriminal’den de Çiçek’in imzasının ona ait olduğu... Bunun ikisini okuyunca, demek ki doğruymuş dedik. Acaba neden “Belgeler gerçekse” dedi? Bunu söylemeden önce belgelerin gerçekliğinden emin olması gerekmez mi bilirkişinin?

 

 

1’inci Ordu Askeri Savcılığı bu konu üzerindeki soruşturmasına halen devam ediyor. Org. Çetin Doğan da böyle bir planların olmadığını birkaç defa ifade etti. 26 Şubat 2010’da 1’inci Ordu Askeri Savcılığı bir açıklama yaptı, ancak medya yeteri derecede dikkate almadı. Askeri Savcılık dedi ki, “Askeri Savcılığımız konuya ilişkin soruşturmaya devam etmektedir. Bugüne kadar yapılan inceleme ve araştırmalar neticesinde adı geçen, iddia edilen -burada ben de mecburen söylemek durumunda kalıyorum- Balyoz Güvenlik Harekât Planı’nın varlığıyla ilgili herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanmamıştır.”

 

Bilirkişi açıklaması sonra mı efendim?

 

Değil, bilirkişi açıklaması bundan önce...

 

Birbirlerini yalanlamış mı oluyorlar?

 

Yalanlamış değil. Belki kavram kargaşası, yanlış anlama var. Askeri Savcılık zaten 26’sında bunu açıkladı. Bununla ilgili bir ilave bilgi daha belki ben burada ifade etmek isterim. Bu da nedir; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1’inci Ordu Plan Semineri’ne ilişkin olarak bize sorulan bazı sualler var. Sorulara Genelkurmay Başkanlığı olarak biz cevap verdik. Bu cevaplar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın eline ne zaman ulaştı, bizzat onların eline ulaşması, 24 Şubat’tır. Tarih önemli, 24 Şubat. O yazdığımız yazıda, söylediğimiz sözlerden bir tanesi şu: “Söz konusu plan seminerinin Balyoz Güvenlik Harekât Planı adlı bir bölümü veya eki mevcut değildir.”

 

Genelkurmay Karargâhı’na bakmışız, Kara Kuvvetleri’ne bakmışız, 1’inci Ordu Karargâhı’na bakmışız, böyle bir plan, bölüm, ek bulamamışız, “Bulamadık” diyoruz. Ayrıca, yine yazdığımız yazıda diyoruz ki, yine iddia edilen Oraj ve iddia edilen Süga, birisi Hava Kuvvetleri, birisi Deniz Kuvvetleri’yle ilgili eylem planları da bulunmadığını bildirmişiz. Soruşturmayı 1’inci Ordu Askeri Savcılığı yürütüyor. Yani soruşturmanın kapsamı bu özel isimli bir plan var mı, yok mu onu, bir de sızma olayları, bilgi sızması; onu araştırıyor.

 

Bu kapsamda 1’inci Ordu Askeri Savcılığı, 1’inci Ordu Komutanlığı’ndan bir bilirkişi görevlendirilmesini talep ediyor. 1’inci Ordu Komutanlığı da bir bilirkişi; heyet değil, bir kişiyi görevlendirmiş. Bundan sonraki süreç, 1’inci Ordu Askeri Savcısı ile bilirkişi arasında yaşanan bir süreç, bir kere bunun altını çizelim. Yani bu sürece dışarıdan herhangi bir komuta kademesinin müdahalesi zaten söz konusu olamaz. Dediğim gibi askeri savcı bilirkişi görevlendirmesini istiyor, ordu da bilirkişi olarak, bir kişiyi görevlendiriyor. Bundan sonraki süreç savcıyla 1’inci Ordu Askeri Savcılığı arasındaki bir olay.

 

Bilirkişi bir asker yine...

 

Doğrudur, tabii asker. Bilirkişi raporunu hazırlıyor. Bu rapor sonradan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na da gitti. Sayın Mengi o bilirkişi raporunun üçüncü maddesi çok önemli. Üçüncü maddede bilirkişi aynen şu tabiri kullanmış: “Askeri Savcılık tarafından teslim edilen dokümanların gerçek olduğunu kabul ederek...” Şimdi burada savcı tarafından kendisine verilen belgelerin gerçek olduğunu kabul ederek bir değerlendirme yaparak bilirkişi raporu hazırlıyor. Cevap aranan soru, özellikle bu iddia edilen özel isimli o malum plan var mı, yok mu?

 

Peki o zaman bu bilirkişi, vaktinden önce mi konuştu?

 

Bu konu Askeri Savcı’yla bilirkişi arasındaki bir konudur, buna müdahil olmayalım. Bilirkişi raporuna bakarak olayı değerlendirirseniz yanlış değerlendirmelere gidebilirsiniz. Özellikle 1’inci Ordu Askeri Savcılığı’nın yaptığı açıklamaya yine bakın.

 

Ama bilirkişi raporu kadar duyulmadı.

 

Belki bazıları bilinçli olarak görmüyorlar, bazıları da hakikaten...

 

Bizim elimize gelseydi biz görürdük efendim, bize gelmedi bu.

 

Elinize ulaşmıyor, doğrudur. Bilirkişi raporu 1’inci Ordu Askeri Savcılığı’yla bilirkişi raporunu hazırlayan kişi arasındaki bir olaydır. Raporu hazırlayan kişinin kendisine teslim edilen dokümanları gerçek olduğunu kabul ederek bilirkişi raporunu hazırlaması tabii tartışmaya açık bir konu. Nitekim bunun üzerine de zaten 1’inci Ordu Askeri Savcılığı’nın bir açıklaması oldu. Dolayısıyla ikisini beraber görerek değerlendirmek daha sağlıklı...

 

TSK’nın, “En disiplinli dönemini yaşadığını” söylediniz. Ordunun içinde disiplin hâlâ devam ediyor olabilir ama ordu genel olarak yaşanan olaylardan ciddi şekilde yıpranmış olabilir. Son olarak SONAR’ın yaptığı bir araştırmada, katılanların yüzde 64,9’u “TSK’nın haklı veya haksız nedenlerle yıpratıldığını düşünüyor musunuz?” sorusuna “Evet” cevabını vermiş. Sizce nasıl düzelecek bu?

 

Bu sorunuz için teşekkür ediyorum. Son 6, 7, 8 aylık sürece baktığımız zaman TSK olarak zor bir dönemden geçiyoruz, bu doğru. Zor dönemlerde bir Silahlı Kuvvetler’in birlik ve bütünlüğü çok önemli. Birlik ve bütünlük disiplinli olmanın bir göstergesi. “Disiplinli dönemlerini yaşıyoruz” derken kastettiğim, bu zor dönemde birlik ve bütünlük çok önemli. Belki yapılan faaliyetlerin, yürütülen faaliyetlerin bir amacı da TSK’nin birlik ve bütünlüğüne zarar vermek.

 

Bunu kimlerin düşüneceğini...

 

Onu siz değerlendirin, bilemiyorum. Şimdi ben burada iftiharla söylüyorum, en yakın arkadaşlarıma bakıyorum orgenerallere, oramirallere ve imkân dâhilinde de diğer alt kademedeki arkadaşlarla da temas ediyorum bunu da iftiharla söylüyorum. Silahlı Kuvvetler’in birlik ve bütünlüğü açısından en güçlü olduğumuz dönem... Kenetlenmiş... Benim Güneydoğu’da görev yapan birliklerimin de morali tamdır, Trakya’daki birliklerimin de. Ege’de daha geçen hafta ben Deniz Kuvvetleri’yle beraberdim. Gemiyle gittik, füze atışları yaptık, diğer yerlere gittik.

 

Doğru algılanıyor

Onların moralinin biraz bozuk olduğu...

 

Geçicidir, bakın üzüntüler olabilir, geçicidir ama biz görev etkinliğini zedeleyecek şekilde ne üzüntülere göz yumabiliriz, ne de moral düşmelerine göz yumabiliriz.

 

Arka arkaya intiharlar oldu, yedi intihar...

 

Ama intiharların hepsini bunlarla bağlamayın...

 

Ergenekon’la bağlantılı olarak hepsi..

 

Geçmiş dönemin emir subayı trafik kazasında öldü, o da intihar listesine giriyor. Evet Silahlı Kuvvetler olarak zor bir dönemden geçiyoruz, doğrudur. Bu zor dönemde önemli olan nedir? Bizim birlik ve bütünlük olarak tek yumruk olmamız. Yıpranma bağlamında sordunuz, bakın sorunun cevabını siz kendiniz, verdiğinizi düşünüyorum sorarken. Ben görmedim o araştırmayı, SONAR araştırmasına göre dediniz ki halkımızın yüzde 70- 69’u filan...

 

Evet, yüzde 64’ü.

 

Yüzde 64’ü...

 

Yüzde 64’ü TSK ’yıpratılıyor’ demiş.

 

Ama şey olarak, kasıtlı olarak yıpratılıyor diyor.

 

Haklı veya haksız nedenlerle ama yıpratıldı sonuçta demişler.

 

Aslında Silahlı Kuvvetler açısından pozitif bir şey olarak görüyorum. Yani halkımızın bazı şeyleri doğru algıladığını görüyorum. Efendim halkoyu araştırmalarında, yapılan bazı şeylerde Silahlı Kuvvetler’e güvenirlilik bazen oynayabilir yani üç-dört puan düşebilir. Silahlı Kuvvetleri’nin bu süreçten daha da güçlenerek çıkacağına inanıyorum.

 

Evet, inşallah öyle olur efendim. Çünkü bir tane ordusu var Türkiye’nin. Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın, “Onlar bana vücutlarını siper ederler” dediği askerleri de vardı, ona suikastla suçlandılar. Bunu kaldıramadıklarını söyleyerek intihar edenler oldu aralarında. Bunların mesela moral bozukluğu yarattığını düşünmüyor musunuz ordu içinde?

 

Sayın Mengi, tabii ki etkisi olur. Etkisi olmaması söz konusu değil ama biz askeriz. Duygularımızla hareket etmek mecburiyetinde değiliz. Benim için temel nokta Silahlı Kuvvetler’in kendisine verilen görevlere her zaman hazır olması. Geçen hafta Deniz Kuvvetleri Birlikleri’yle beraber olduk. Personelim göreve hazır, bir taraftan belki bu üzüntüleri yüreğinin dibine gömüyor ama hepsi görevine hazır. En son bir Salihreis Fırkateyn’ninde bulundum, daha evvel SAT komandolarını ziyaret ettim, hepsi pırıl pırıl göreve hazır gözüktüler, öyle olmaları gerekir. Biz askeriz, görevimiz her şeyin başında. Bazen bazı zorluklar insanı daha çok kamçılıyor.

 

Emekli TSK mensuplarının yanında çok sayıda muvazzaf asker de var tutuklu olan ve bunlar arasında orgeneraller, amiraller çok sayıda. Bu genel olarak, kurum olarak orduya yönelik bir suçlama, iddia anlamına gelmiyor mu acaba sizin için, böyle algılıyor musunuz?

 

Olayı yakın takip ediyorum. Bugün itibariyle 26 muvazzaf personel, general, subay, astsubay tutuklu durumda ve emekli personelimizde de yanılmıyorsam 12 rakamı var, toplam 38 kişimiz tutuklu. Yani 26 muvazzaf personelimizin tutuklamasına giden, 12 efendim emekli personelimizin tutuklamasına giden bir olayın başlangıcını 22 Şubat günü yaşadık. Bu TSK üzerinde yarattığı etki açısından daha önce yaşadığımız olaylardan çok farklı. Bu kapsamda yaşadığımız olayın TSK üzerinde yarattığı olumsuz etkidir.

 

Ben de onu soracaktım zaten.

 

Yaşadığımız olayın TSK üzerinde yarattığı etki tabii ki çok büyük ve ciddi. Biliyorsunuz 23 Şubat’ta TSK’da görevli bütün orgeneral ve oramiralleri toplayarak bu durumun değerlendirmesini yaptık. Görevleri, rütbeleri, makamları farklı da olabilir fark etmez, şu anda tutuklu durumda olan 38 arkadaşım benim için aynı değerde.

 

Peki aynı gün, efendim aynı hafta 66 gözaltı ve bu kadar çok tutuklamanın da aynı gün içinde yapılması nasıl bir duygu yarattı sizde? O hafta içinde sessiz kalmanız, üçlü zirveden sonra açıklama yapmamanız yanlış yorumlara bile sebep oldu. Baykal’ın çıkışları oldu, acaba nasıl bir durum?

 

Şimdi haklısınız yani, şimdi 66 kişi değil mi?

 

Evet, o hafta içerisinde 66 kişi gözaltına altına alındı ve bir kısmı tutuklandı...

 

Tabii ki ciddi bir durum yani karşılaştığımız. Bu olaya biz sadece 38 arkadaşımız açısından da bakmıyoruz. Bu 38 arkadaşımızın aileleri...

 

15 general ve amiral var...

 

Aileleri var, çocukları var. Çocukları tanıyoruz da. Çok üzüntü verici durum. Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bu konuda bir açıklaması oldu, ben de şöyle demiştim: “Anayasa Mahkemesi’nin özellikle tutukluluk haliyle ilgili açıklamasına acaba bir sade vatandaş olarak Türkiye’de katılmayan olur mu?” Tabii ki yargının kararlarına saygılı davranmak durumundayız, bir sade vatandaş olarak da bunu tekrar dile getirmekte yarar görüyorum. Tutukluluk halleri hakikaten üzerinde ciddi düşünülmesi gereken bir konu. Tutukluluk halleri deyince de sadece askeri personeli düşünmemiz ne kadar doğrudur. Bu tutukluluk halinin düşünülmesinin toplumsal barış açısından da yararlı olacağına inanıyorum, temennimiz ve düşüncemizdir. Silahlı Kuvvetler üzerinde yarattığı olumsuz etki artı bu 38 değerli emekli ve muvazzaf personelin gerek kendi kişilikleri, gerekse aileleri de var. Bunların aralarında sağlık sorunları olanlar var, yaş sorunları olanlar var. Yargıya tabi saygılı olacağız ama biraz olayın bu insani boyutuna da hukukun müsaade ettiği kadarıyla bakılmasında yarar görüyorum. Tutuklu olan personelin maaşı da yüzde 50 kesiliyor, biz bunları da düşünmek zorundayız, görevimiz. Tamamen isteğe bağlı, vakfa dönüştürmeyi düşünüyoruz.

 

Özellikle o 39 kişinin tutuklanması olayında, bunun önceden sizinle konuşularak yapılmasını beklediniz mi ? Haberiniz yok muydu böyle bir olaydan?

 

Kesinlikle. Yani 22 Şubat günü olan olay, kesinlikle ve bizim için de gerçekten beklenmeyen bir olay olduğunu açıkça ifade edebilirim.

 

Aralarında “Muvazzaf askerlerin oluşu kurumu suçlamak anlamına gelmez” diyor musunuz?

 

Rakam çok ciddi. Bunun bir noktada kişisel boyutta olduğunu söylememizin de pek gerçekçi olmayacağı kanaatindeyim.

 

“Elimizde belgeler var, biz de açıklarız” dediniz. Benzer sözleri hükümet üyeleri de zaman zaman bildiklerimizi açıklarsak milletimiz kaldıramaz şeklinde söylüyor. Bunu söyledikten sonra sizin o belgeleri açıklamanız gerekmez miydi? Birçok kişi bu soruyu çok merak ediyor.

 

14 Nisan 2009’da Harp Akademi Komutanlığı’nda yaptığım bir konuşma var. Dedim ki, “Benim Genelkurmay Başkanı olarak görev ve sorumluluklarım vardır.” Tabii ki sorumlu olduğumuz makamlar var, onlarla ne yapıyoruz, çeşitli vesilelerle bir araya geliyoruz, görüşmeler yapıyoruz, konulara ilişkin görüş, öneri, düşüncelerimizi ilgili makama aktarıyoruz. Son bir buçuk yıl içinde en çok yapmaya gayret eden birisi benim, birisi oldum daha doğrusu. O konuşmamda yine dedim ki, “Gerektiği takdirde bazı konulara ilişkin TSK’nin görüşlerini de kamuoyuyla paylaşma ihtiyacını duyabiliriz.” Bu da doğal. Şimdi aslında benim söylediğim bu açıdan bakmamız lazım, şimdi tabii çeşitli konulara ilişkin olarak bilgileriniz olabilir ama önemli olan bir kere her şeyden evvel devlet terbiyemiz var yani her şey ulu orta konuşulmaz. Burada bence üç faktör önemli. Bir ne zaman, iki nerede, üç ne söyleyeceğiniz önemli. Şimdi buna örnek mi istiyorsunuz, örnek işte biraz evvel anlattığım...

 

Hangi belgelerden söz ettiğinizi merak ediyoruz.

 

Bu 3’üncü Ordu Komutanlığı’yla ilgili konu. Konuyla ilgili belge de var. Bakın ben size ne diyorum, bu yürüyüş 28 Ocak’ta yapılmış evet ve ama elimde belgem var, bu yürüyüşün planlaması 15 Ocak’ta yapılmış. Bu belgedir yani neticede bu özellikle 3’üncü Ordu Komutanı’yla ilgili bizim herhalde Kara Kuvvetleri Komutanı’yla beraber yaptığımız kamuoyuyla paylaşmadır. Ne zaman söylemişim? 14 Nisan 2009’da söyledim, kamuoyuyla paylaşıyoruz, neye dayalı olarak paylaşıyoruz? Elimizdeki bilgi ve belgelere dayalı olarak o olayı paylaştık. Dolayısıyla bu konuya, herhalde bu soruya böyle bakmak lazım.

 

Bu fotokopi belgeye kâğıt parçası dediğiniz dönemden sonra birçok gelişme oldu, işte son zamanlarda artık askeri savcılığın, jandarma kriminalin kararları falan, o dönemden bu döneme acaba böyle bir şey olabilir mi, birileri bir şeyler planlamış olabilir mi diye düşündüğünüz hiç oldu mu? Yani hiçbir cuntanın varlığından şüphe ettiniz mi siz?

 

Nerede?

 

TSK içinde, yani hayır kesinlikle imkânsızdır, ne benim dönemimde, ne Hilmi Özkök döneminde böyle bir şey olamazdı mı diye düşünüyorsunuz kendi kendinize, yoksa hakikaten bizim gözümüzden kaçmış ya da bizim bilgimiz dışında birileri bir şeyler planlamaya çalışmış olabilir diye düşündüğünüz hiç oldu mu?

 

Şimdi, Sayın Mengi sorunuza şöyle cevap vereyim, birincisi, bakın bu olayda şu önemli, 12 Haziran 2009’da bu iddia edilen belge olayını soruyorsanız, 12 Haziran 2009’da bu iddia edilen belge bir gazetede yayınlandı. O gün yanılmıyorsam 10.50 falandı, 11.00 civarıydı, konuya ilişkin olarak Genelkurmay Askeri Savcılık tarafından adli soruşturma açıldı. Belki de bilmiyordum yani bu kapsamda baktığınız zaman da bu da bir ilk, şimdi bu önemli aslında. Yani bakın bir iddia çıkıyor gazeteye ve aynı gün saat 11.00 civarında Genelkurmay Askeri Savcılığı tarafından soruşturma açılıyor. Burada şu da olabilirdi, bir ön incelemeyle de başlayabilirdiniz. Bakın...

 

Ama benim sorum o değildi efendim.

 

Oraya geleceğim, ön incelemeyle de başlayabilirdiniz. Bu incelemeyle başlama ihtiyacı daha duymadan...

 

Kendi içinizde siz hemen harekete geçtiniz, evet onu biliyoruz.

 

Ön inceleme ihtiyacı bile duymadan, adli soruşturma açılması yani askeri savcılık tarafından adli soruşturma açılması çok önemli. Bu neyi gösteriyor bir noktada, biraz böyle de bakmak lazım. Bu bir noktada Genelkurmay Başkanlığı’nın, TSK’nin kurum olarak kendine güvendiğini de gösteriyor. Bunun aksini söyleyebilir miyiz, yani bir noktada soruşturma açarak, bir noktada diyorsunuz ki bakın...

 

Biz kendimize güveniyoruz diyorsunuz evet.

 

Ben kurum olarak güveniyorum ve soruşturma yapıyorum. Bu olay böyle ve belki de böyle beklenmiyordu da bazıları tarafından, bilmiyorum yani. Bu bir noktada dediğim gibi kurum olarak bizim kendimize gösterdiğimiz güveni de ifade eder, bir kere bu çok önemli bence. Bugün gelinen nokta nedir, bunu anlattık daha evvel de, artık üzerinde durmayalım, tekrar dönmeyelim geriye. Genelkurmay Askeri Savcılığı bu konuyla ilgili şuanda soruşturmayı devam ettiriyor ve bu soruşturma tabii ki bir hukuki bir süreçtir ve bu soruşturma olayın bütün boyutlarıyla, kapsamlı olarak inceleniyor. Dolayısıyla bizim buradaki hedefimiz, bizim kurum olarak, ayrıca Genelkurmay Askeri Savcılığı işin sorumlu makamı, önemli olan insanların zihninde acaba sorusu kalmayacak şekilde bu soruşturma sürecini götürmek lazım.

 

Halk olarak sanki Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve siz hiç görüşmüyormuşsunuz gibi, herkes kendi dönemini bırakmış gibi bir hava var. ve biz merak ediyoruz acaba bu olabilir mi?

 

Gerektiğimiz zamanlarda, ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda elbette komutanlarımız ile de görüşmemiz söz konusu olabilir, doğaldır yani bu.

 

Mesela bu ihbar mektuplarını gönderen, belgelerle ilgili olarak ihbar mektuplarını gönderenler hep merak edildi, o odalara girip çıkan insanlar belli sayıda, belli kişiler, bunların ortaya çıkarılması, bunları bilen, orada hangi planların olduğunu, hangi bilgisayar...

 

1’inci Ordu Askeri Savcı bunu aramaya çalışıyor yani bırakın...

 

Hani çok uzun bir zaman mı alır bu ihbarcıları bulabilmek efendim?

 

Zaman alıyor tabii ki, inanın kolay değil yani neticede bir de yedi yıl önce olan bir olayın araştırmasını yapıyoruz. Biraz sabırlı olmamız lazım, zaten 1’inci Ordu askeri savcılığı da bir noktada bu olayın dışarıya nasıl sızdığı, ne zaman, nasıl, kimler tarafından sızdığı konusunu araştırıyor ama daha bitmedi araştırması ve beklememiz lazım.

 

Hiç aklınızdan geçti mi, sizin bilginiz dışında böyle bir cuntanın faaliyet gösteriyor olabileceği yani, hiç aklınızdan geçti mi sizin? Yoksa yüzde 100 eminiz bizim içimizde asla böyle bir şey olmaz artık, 21’inci yüzyılda olmayacak mı diyorsunuz. Yoksa acaba bir yerlerden hakikaten bir şeyler yapmış da olabilirler mi birileri diye hiç düşündünüz mü bu süreç içerisinde?

 

Evet, konuştuğumuz konu, özel bir konu, şu anda soruşturması devam eden bir konu. Yani Genelkurmay Askeri Savcılığı’nda olan bir konu üzerinde görüşüyoruz. Ben diyorum ki, bu konu 12 Haziran’da gündeme geldiği an hiç düşünmeden, tereddüt edilmeden konunun Genelkurmay Askeri Savcılığı’na verilmesi güvendir, kurumun kendisine duyduğu güvendir. Kurumun kendisine duyduğu güvendir. Şimdi bırakın askeri savcılık bu soruşturmasını sakin bir şekilde, bağımsız şekilde yapsın, bitirsin. Bütün temennimiz odur ki, bu hukuki süreç sonuçlandığı zaman insanların hakkında bu konuya ilişkin en ufak soru kalmasın.

 

Mesela kamyon olayında kurum olarak suçlandı TSK, bu nasıl önlenecek? Diyelim ki yarın da bisiklet olayı çıktı, bisikletin arkasında üç tane bomba taşıyordu birisi mesela, yine kurum olarak TSK... Bu böyle hafta hafta, ay ay gidecek olursa bugün yıpranmadı deseniz bile bir gün yıpranacak. Bunu önlemek için nasıl bir çözüm düşünüyorsunuz ya da düşündünüz mü?

 

Biz gerektiği zaman kendimize de özeleştiri yapmaktan çekinmeyen bir kurumuz. Bu olayla ilgili olarak yaptığımız değerlendirmede özellikle bu olayda iki önemli nokta var dedik. Birincisi acaba bu olayda benim kendim kurum olarak bir eksikliğim, hatam var mı? Bu olayla ilgili olarak mühimmat olayıyla ilgili olarak ne dedik? Dedik ki acaba bu olayda bizim kurumsal olarak hatamız, eksiğimiz var mı? E bir baktık ki var. Neticede bu faaliyetin mülki makamlara bildirilmesi lazım. Bir bakıyoruz ki mülki makamlara bildirilmesinde eksiklik var, e şimdi bu bir hata, bir eksiklik, bu olmasaydı belki bu olay yaşanmayacaktı. Şimdi ama bu mu önemli, o mu önemli diye de yorumlayanlar var, ben o yorumlamaya da pek girmek istemiyorum. Bir kere ben kurumsal olarak hata yapmayacağım, mümkün olduğu kadar hataları azaltacağım. İki, benim personelimin de hatalarını azaltmam lazım birinci boyutu bu...

 

Tokat saldırısı gibi bir olay oldu...

 

İkinci boyutu, bu mühimmat olayında ifade ettik, ikinci boyutu böyle bir ihbar olayı var. İşte bu ihbar olayı Silahlı Kuvvetler ile ilgili, bu konuyla ilgili zaten çok yazılar, emirler, direktifler de var, keşke diyoruz her zaman söylediğimiz bu olay bizimle bir bilgi teatisinde bulundurulsaydı yani bir temas olanağı olsaydı bu olay olmazdı. O zaman da diyoruz ki yine elbette kanunlara, yetkilere saygı gösteriyoruz, kurumlar arası işbirliği lazım. Birbirimize işbirliğinde bilgi teatisinde daha yakın olmamız lazım, işte dolayısıyla her kurum kendi alanına bakacak, kendi alanında hataları azaltmayı hedefleyecek, kurumlar olarak da işbirliği içinde olmamız lazım. Bu ikisi sağlıklı olarak yapılırsa bunun yanında efendim yargıya müdahale... Ben yargıya müdahale olarak değerlendirmiyorum bir konuşmamda da ifade ettim dedim ki, savcılarımız özellikle kendilerine gelen ihbarları itirafçıların tanıklıkları var, bir de gizli tanıklar var. Şimdi bu üç şey çok öne çıkıyor; gizli tanık, itirafçı, ihbarlar. Bunlara ilişkin daha duyarlı, daha dikkatli olsalar gerektiği zaman Silahlı Kuvvetleri ilgilendiren konularda en azından bir bilgi alışverişi ihtiyacına girseler belki gereksiz yere ne toplumu meşgul ederiz, ne de gereksiz yere kurumlarımızın zarar görmesine neden oluruz.

 

-BİTTİ-

 

KAYNAK:

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=295087

http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=22.03.2010&Newsid=295189&Categoryid=1

http://haber.gazetevatan.com/Her_seyi_konusamayiz/295429/1/Gundem

 
 
 
Facebook'ta Paylaş
 
 
Yorum Yaz
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar | Tavsiye Et Arkadaşlarına Gönder | Yorum Yaz Yorum Yaz | Facebook'ta Paylaş |

Güncel

En Çok Okunan Haberler

İletişim | Yazar Girişi | Kullanım Şartları ve Gizlilik | Sitene Ekle |